The Odyssey: Tanrı'lara değil, seyirciye baş kaldıranların hikayesi
Tabi başlık her seyirci için geçerli değil. Özellikle filmi izledikten sonra sosyal medyada pusuya yatıp bu ‘tarihi’ destan uyarlamasının belli bir kesimde yara açmasını kıkırdayarak izledim. İstanbul Üniversitesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı’ndan terk bir reji asistanı olarak naçizane Homeros bilgimin; içinde Sirenler, Kikloplar olan bir destanda Yunan olmayan (ya da -ehem- Yunan’a benzemeyen) Lupita Nyong’o’nun Truvalı Helen’i canlandırması beni en fazla memnun etti. Tıpkı Wolfgang Petersen’ın “Troy” filminde aynı karakteri Diane Kruger’ın canlandırması gibi; o zamanlar yaşım ve internet kullanma becerim araştırmama yetmiyordu ama ne filmin vizyona girdiği 2004 yılında ne de günümüzde, Alman bir aktrisin Zeus’un çocuklarından birini canlandırmasına ses çıkardığını görmedim. O yüzden yapay fikirleri bir kenara bırakıp, sadece karakterleri temsil eden oyuncuların ırk seçimleriyle değil, hikaye akışında da radikal tartışmalara yol açan bu uyarlamanın keyfini çıkarmaya başlarsak yepyeni bir gerçek gözümüze çarpacak. O da, The Odyssey (2026)‘in yeni neslin Titanic (1997)‘i olduğu.
Hem Titanic hayranları hem de nefret edenleri için cesur bir cümle, farkındayım. Ama durun… Geleceğim oraya.
Penelope
Filmin haberleri yeni yeni düşmeye başladığında ilk merak ettiğim şey Penelope’nin nasıl ele alındığı ve nasıl yansıtıldığıydı. Genelde erkek çevirmenlerin elinden erkeğin mutlak kahraman ve güç sembolü olduğu ve kadının ya erkeği aşağı çeken ya da sadece yardım eden pasif karakterler olduğu çeviriler olarak (erkeğin 20 yıl boyunca evine dönmek için çileler çektiği, kadının uslu uslu sadık bir eş olarak beklediği ya da söz konusu erkeğe bela olduğu karakterler gibi) piyasaya sunulan Odysseia şiiri, Nolan’ın elinde harcanabilir endişesine kapılmıştım. Çünkü Nolan’ın elinde de kadın karakterler bazen az önceki tasvire uyabiliyor.
Halbuki destan şunu söyler; Odisseas ve Penelope’nin aşkı tamamen ruh eşi oldukları için 20 yıllık özleme göğüs gerebilen bir aşk. İlyada ve Odysseia destanlarının ana karakterlerini kıyaslayacak olursak;
Achilleus = Kas gücü, savaş becerisi, öfke
Odisseas = Beyin gücü, strateji becerisi, sabır
İyi de…
Penelope de = Beyin gücü, strateji becerisi, sabır.
Surlarını aşamadıkları için kenti gafil avlayan bir ordunun savaştan galip çıkması gayet beklenebilir bir durum. Ahlaki olarak tartışmalı olan bu kararın sonucu aynıdır çünkü: Odisseas Truva’lıları kandırır ve savaşı bitirir. Aynı Odisseas’ı ordusundan ve zırhından koparıp tek başına, evindeki onlarca işgalciye karşı zamanı büken bir adam olarak görmek isterdim. Çünkü çok tanrılı inancın hakim olduğu dönemden gelen bu destan günümüze uyarlandığında Penelope baya sadık, uslu, cici bir kadın olarak temsil ediliyor. Çünkü günümüzde toplumsal cinsiyet farkındalığı, 3000 yıl öncesine göre erkeklik üzerinde daha fazla korku yaratıyor. Penelope’nin de zekasıyla ve sabrıyla kendi mücadelesini vermesinin Odisseas’ın yolculuğu ile olan izdüşümü, içselleştirilmiş (veya dümdüz dışavurulan) kadın düşmanlığına sahip erkeklerde panik butonuna bastırıyor.
İkisi de özünde aynı karakterler. Zeki, stratejist, mücadeleci. Bu da filme ilham olan ve çağlar boyunca yanlış temsil edilen kadın karakterlerin nihayet sesini bulduğu Emily Wilson’ın Odysseia çevirisiyle leziz bir şekilde yansıtılmış. New Yorklu Anne Hathaway’in oyunculuğuna zaten diyecek yok.
O, Kirke
Nottingham, İngiltereli Samantha Morton’ın Yunan Cadı Kirke performansı, Heath Ledger’ın Joker’inden sonra Nolan’ın setinde ikinci kez alkışlanan oyuncu olmuş. Hakkıdır. Radikal uyarlama kararlarından biri de buydu; erkeğin yolculuğunu baltalayan ve erkeğin bu cadı kadına diz çöktürerek galip olup yolcuğuna devam ettiği hikaye, hayatta kalmak için mücadelesini veren bir kadın karakteri hikayesine çevrilmiş. Kirke sekansı sadece hikaye ve kısacık zaman diliminde gerçekleşen karakter gelişimiyle değil, özel efekt kullanımıyla da filmde benim için en çarpıcı sekans oldu. Korku sinemasında çoğunlukla bilinmeyenin, görülmeyenin, göze sokulmayanın peşinde koştum hep. Kirke’nin büyü yaptığı an da tam da bu öğelere oynamış; IMAX perdesinde yakın planlarla başlatıp parça parça açılan ‘erkekleri esas hak ettikleri bedene, domuza’ dönüştürme anı boyunca ‘şu an neye bakıyorum, neler oluyor, bu çok iğrenç’ gibi duygu durum değişimleri yaşadım. İngiliz-Amerikan yönetmen Nolan, yarın bir ‘body horror’ yapmaya kalksa boş kağıda imzalar attırıp tek nefeste bütçeyi toplar.
Titanic (1997) benzerliği ne alaka?
Her şeyden önce ‘ebat’ ve ‘hacim’. 70 mm film veya IMAX perdesinden bahsetmiyorum sadece. Bir tarafta metrelerce uzun Kiklop maketi ve görsel efektten mümkün mertebede kaçınma, bir tarafta da neredeyse geminin birebir kopyası olan ve suların altında kalınca kullanılamayacak olan tek atımlık setler. Dev PR kampanyaları ve müthiş gişe. En büyük ortak nokta ise ikisinin de sınır tanımayacak kadar ‘vanilya’ olmaları, ve bu iyi bir şey. Bazen gerçekten tüm dünyayı ortak noktada birleştiren eserlere daha fazla ihtiyaç olur (Orlando Bloom’u kayıtsız şartsız Truva’lı kabul eden kesimi ayrı tutarak söylüyorum). Vanilya iyidir. Çok da lezzetlidir. Bugün Luke Skywalker, Frodo Baggins / Aragorn, Katniss Everdeen ya da 10 karakterden 9’unda rastlayacağımız ‘Kahramanın Yolculuğu’ hikaye modeline ilham olan Odyssey, bu filmin uyarlamasında sırf karakterlerin iç hesaplaşmaları ve kendilerine söyledikleri yalanlarla bile müthiş akıcı, dev gibi bir hikayeye dönüşmüş. ‘Gerçek atom bombası patlayacak’ ya da ‘bu binaya gerçekten uçak sokulmuş’ yerine ‘Odisseas yayını geriyor’ heyecanı ağır basıyorsa, ona gelene kadarki üç saatte nefis bir seyir keyfi yaşanmış demektir.
Titanic de böyle. Hatta Titanic’i ikiye bölüp, romantik kısmını ayrı, felaket filmini ayrı değerlendirsek bile ‘alt tarafı bir aşk hikayesi’ ve ‘alt tarafı gemi batıyor’ şeklinde değerlendirmek çok kolay aslında. Ama o ‘alt tarafında’ dediğimiz şey aslında vanilya lezzeti ve kusursuz bir vanilya lezzetini beğendirmek o kadar zor ki.
Bugün hala Titanic’i konuşuyoruz. Teknik anlamda yarattığı devrimleri, filmin sosyal etkisinin gölgesinde kaldı. Benzer kaderi The Odyssey, teknik dehasını parlatıp filmin akış keyfini (en azından erken döneminde) karartmayı seçerek yaşıyor. Bu film bir sene sonra hatırlanmayabilir, ödül sezonunda sıfır çekebilir ve sadece seyircinin onayını almış bir film olarak rafa kalkabilir ama en azından iki konuda unutulmaz oldu bile: Birincisi, Nolan Nolan’lığını bırakınca da mis gibi işler yapabildiğini gösterdi.
İkincisi ise filmle birlikte, her ne kadar Miken Kralı Agamemnon’un, kardeşi Menelaus’u kışkırtmasıyla çıkan Truva savaşının asıl sebebini dünyanın en güzel kadını uğruna şanlı şerefli bir kan davası zanneden kesim, bir gece daha rahat uyuyabilsin diye Nolan’ı (ve paralelinde filmin cast direktörü John Papsidera’yı) “Akademi ‘woke’, Helen’i bu yüzden siyahi ‘yaptılar’” diye suçlarken bir gerçek tekrar yüzümüze çarpıldı: Truva’lı Helen 3000 yıl sonra bile hala ‘uğruna savaşlar’ çıkarttırabilen güzellikte bir kadın.